Geç de olsa Türkiye değişiyor, değişirken, korkuyor, şaşırıyor... Yüzyıllık uykulardan uyanmanın, alışkanlıkların, tabuların, yasakların, böyle gelmiş böyle gitmelerin, kimi kime şikâyet edeceğizlerin ve en büyük asker, en büyük devlet söylemlerinin değişmez yasalarına öylesine alışmış, öylesine uyuyan bir toplum ve öylesine yönlendirilen bir toplum olarak bu altı boşaltılmış demokrasi bozkırı isyan etti. Bu bozkıra savaş ve kötülük üretme, insan öğütme ovası demek daha doğru. Fazla söze gerek yok her şey açıkça dillendirilmeyip hasıraltı edilse de, gerçeklik gün gibi ışıyor.
Ortaçağda iktidar, insan bedeni üzerinde tahakküm kurmuştu, modern çağda ise iktidar insan bilinci ve psikolojisi üzerinde tahakküm kuruyor. Türkiye ikisinde de şampiyon ve birincisi daha ağır basar. Dolayısıyla, ekonomi, kültür ve her türlü yaşam şekli birbirini etkilerken, gerçek demokrasiler, herhangi bir dış otorite olmaksızın kendi doğal gelişimindeki sonuçtur. İşte Türkiye’nin siyasal ve tarihsel geçmişi bu doğallığı ve sağlıklı bir şekilde yapılanmayı doğuramadı. Egemenlik, iktidar, sıkıyönetim ve asker sözcükleri bilincimizin ana karakterleri haline gelirken, devlet ve asker karşısında küçülen, kişisizlikleştirilen bir toplum yaratıldı. Şekillenen dil ve sözcükler bir toplumun ruhudur, yönetim şeklinin izdüşümüdür. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” ikiyüzlülüğüne inandırılıp, iktidar sevimli gösterildi, kurtarıcılığı ve kollayıcılığı benimsetildi. İktidar ve egemenlik ilk bakışta aynı şey gibi görünse de, aynı şey değildir özünde. Egemenlik, eşitsiz yapısal ve sosyo-ekonomik koşulları kontrol altında tutmak olarak yorumlanırken, iktidar ise insanları yönlendiren, yöneten ve özneler arasında cereyan eden karmaşık bir süreçtir. Biri, koşullar üzerindeki denetiminden, diğeri, özneleri yönetmekten alır anlamını. Ve iktidar kalıcı değil, sürekli değişen bir stratejidir.
Türkiye’nin tarihsel sayfası gerçekten yenileniyor, bu yenilik acıtıcıdır, ürkütücüdür, itaati ve kutsallığı benimseyenler için. Kutsallıkların ve dokunulmazlıkların olduğu yerde çirkin, derin bir sömürü ve adaletsizlik hep kendini yeniler. Türkiye değişirken korkuyor, şaşırıyor; dikkat edilirse aydınları, sanatçıları hatta köşe yazarları bile şaşkın! Eleştirirken o örtük dillerinden sıyrılamıyor. Neylersiniz korku işte! “Korkunun büyük gözleri vardır!” diyor Cervantes. Sağlıklı insan korkmayı bilen insandır, ancak sağlıklı ve bilinçli bir insan korkak değildir, bilinç doğal bir cesareti getirir kendiliğinden. Bu savaşın bitmesi ve gerçek bir demokrasinin yerli yerine oturması için cesur ve öngörülü bir tabana ihtiyaç var, bu taban başta Türk ve Kürt aydın ve siyasetçilerinin ortak bilinciyle oluşmalı. Bu değişimler yaşanırken, Azadiya Welat gazetesine cezaların yağması çok anlamsız ve düşündürücü değil mi?
***
Semih Kaplanoğlu’nun Bal’ı
Semih Kaplanoğlu, Yumurta’yla başlayıp Süt’le devam ettiği Yusuf üçlemesinin son filmi Bal ile Berlin’de Altın Ayı ödülünü aldı. Bu savaş ortamında ve böylesine çirkinliklerin yaşandığı bir dönemde, Bal’ı izlemek arındırıyor doğrusu. Karadeniz’in o muhteşem doğası yaşama sevinci veriyor. Bal’da Yusuf’un çocukluğuna gidiyor ve Yusuf’un babasıyla ilişkisini ve doğayı keşfedişini anlatıyor. Ulu ağaçlar, kuş sesleri, ırmağın çağıltısı, herkes için farklı şeyler çağrıştır kuşkusuz. O muhteşem doğa insana çok naif bir dünya sunarken, “Dışarıda kötülük sürüyor” diye fısıldıyor âdeta. Filmin dinginliği hep çağrışımlara neden oldu. Kürt illerinde yıkılan köyleri ve yanan ormanları ve homurdanan tankları anımsatırken, arı kovanları da uyanan Türkiye’yi anımsattı benim için. Semih Kaplanoğlu’nun Bal’daki doğa sevgisi hümanistik bir isyan! Doğanın hâkim olduğu ve diyalogların böylesine az olduğu ve özellikle de küçük bir çocuğun gözünden verilişi tesadüf değildir kanımca. Yıllardır süren bu savaşa “Hayır”ı ve çocuk ölümlerine işaret etme değil midir sessizce? Arabeske, kaba gerçekliklere ve popülist filmlere alışkın bir toplum için Kaplanoğlu’nun filmleri pozitif bir özgünlüğü içeriyor. Ruhsal derinliklerde yolculuk yapmayı tercih eden, sabırlı ve doğayla yüzleşmeyi isteyenler ve en önemlisi kendi çocukluğunu yeniden yeniden anımsamak isteyenler için Kaplanoğlu’nun filmleri ilaç gibi gelebilir. Bir dağ köyünün ilkokulunda alfabeyi öğrenen çocukların modern dünya ile tek bağlantıları olan televizyonla, içinde bulundukları yaşantının uzlaşmaz farklılıkları, aslında Türkiye’nin yaşadığı çelişkidir de. Tepeden inme değişimlerle ne Doğulu ne de Batılı olabilen Türkiye’nin bundan sonra “Bal” tadında gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var.